Avrupa Birliği ve Aleviler
DEMOKRATİK BİR TÜRKİYE, SOSYAL BİR AVRUPA
AVRUPA BİRLİĞİ ve ALEVİLİK
Alevilik Orta Asya, Ön Asya , Orta Doğu ve Mezopotamya kökenli birçok din, inanç, öğreti ve kültür mirasının Anadolu’da uzun bir süreçte, değişik sosyo-ekonomik ortamlarada yeniden oluşarak yapılanan, kendi kendini yaratmış, bağdaştırmacı (senkretik), sezgici (gnostik) ve kamu tanrıcı (panteist) bir inanç sistemidir.
“Her şey eşittir ve birdir” anlayışıyla, doğada / evrende varolan varlıkların birliği (vahdet-i mevcut) felsefesini savunan Alevilik toplumsal ve tarihsel bir olgu, bir gerçeklik olup onu tek bir din ya da inanç yapısı içinde düşünmek ve yorumlamak olanaklı değildir.
Alevi felsefesi maddi olan “ben” ile ideal olan “ben” arasındaki ilişkinin tasarımını yapar ve açıklamasına çalışır. Kabul ettiği hoşgörü, hümanistlik (insancıllık) ve “herşeyde birlik” arayışı ona dinler üstü bir kimlik kazandırdığından da evrenseldir.
Sünnilik (Ortodoksi) “İlm-i İlahi”yi , öbür dünyayı, ümmetçi bir toplumu, kaderciliği ve dogmatizmi esas alırken, Alevilik “İlm-i İnsan”ı , bu dünyayı, sosyal toplumu, gelişim, değişim ve eşit bölüşümü esas alan ve “insan”ı merkeze koyan bir inanç ve öğretidir. Varlığı “varolma” durumuna getirenin akıl ve bilinç olduğunu kabul eder.
Gerek bir inanç olarak gerekse ibadet biçimi yönleriyle Sünnilikten farklıdır. İbadet biçimi olarak kabul ettiği “cem”i, “cemevleri”nde yaparlar, camiye gitmezler. Diyanet İşleri Başkanlığı’nca atanmış maaşlı din adamları yoktur, böyle bir istemleri de yoktur.
Özetle; Alevilik tanrıyı, evreni ve insanı kendince algılama ve yorumlama biçimidir.
Bu yönleriyle de Anadolu’nun yadsınamaz bir gerçekliği ve kültürünün temel taşlarından biridir. Tüm bunlara karşın her dönemde (Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet) siyasal erkin genel ve değişmez eğilimi “tek etnik yapı” ve “tek inanç” olup, bu yaklaşım ve anlayış Anadolu’nun tarihsel ve toplumsal gerçeklerine ters düşer. Çünkü Anadolu, bir uygarlıklar beşiği ve kavşağı, bir inançlar ve kültürler çeşitliliğinin coğrafyasıdır.
Aslında, Cumhuriyet yönetiminin yeni olarak ilan ettiği ideolojilerin arkasında Osmanlı’dan devraldığı statü toplumunun değerlerini koruma anlayışı vardır.
Bu “tekçi anlayış” ve bu anlayışa göre yapılanma, yapıyı ve kurumları sürdürmeye yönelik hukuk düzeni ve yasalar, yaklaşımlar, toplumsal barışı bozan temel yanlışların kaynağıdır. Oysa insanlık tarihten;
- Tekçi anlayış ve uygulamalar, zorun ve baskıcı sistemlerin, otoriter yönetimlerin düşünsel beslenme kaynağıdır.
- Böylesi bir coğrafyada “tek etnik yapı” ya da “tek inanç”tan söz etmek olanaksızdır. Bu durum/ çeşitlilik/ çoğul yapı bir zenginlik kaynağı ve bu zenginliğin yarattığı olumlu bir dinamizmdir. Çoğulculuk ve çeşitlilik bir zenginlik olup günümüz dünyasında kültürel, dilsel ve dinsel açılardan homojen/ uyuşumlu bir ülke kalmamış,
gerçeklerini öğrenmiş bulunmaktadır.
Eğer bir inanç ve felsefi düşünce, en değerli varlık olarak “insan”ı görüyor ve “insan sevgisi”nin en üstün değer olduğunu kabul ediyorsa hiçbir inanç ve kültürü diğerlerinden üstün göremez. Kendisini “asıl öğe”, “biz” görüp, kendi gibi düşünmeyen ve inanmayanı da “öteki” sayamaz. Çoğulculuk günümüzün yadsınamaz bir gerçekliği olarak dar düşünce kalıplarını zorlamaktadır. Bu konuda değişim ve gelişime insanın toplumun ve Devletin demokratikleşmesi ve demokrasi kültürünün içselleştirilmesine bağlıdır.
Çözüm yolu, 80 yıllık Cumhuriyet’in günümüzde geçerliliğini yitirmiş tekçi anlayış, kurumlar ve yapısının toplumsal ve tarihsel gerçekler doğrultusunda değiştirilmesi , özetle Cumhuriyet’in demokratikleşmesinden geçmektedir.
Genelde Devletler merkeziyetçi yapıdadırlar. Model/ kurgu/paradigma bu anlayışa göredir. Merkeziyetçiliğin tonu da ülkelere göre değişmekte olup, o ülkenin jeostratejik durumu, etnik ve inanç yapısı tarih gibi etkenlere göre değişir.
Artık uzlaşarak, ortak paydalar bularak, temel mutabakatlar sağlanarak birlikte –birarada yaşamanın yollarının arandığı bir dünyada yaşıyoruz.
Bugün kuşku ve korkulardan kurtularak “alt kimlik ve kültürleri” bir bölünme/parçalanma nedeni görmeden önce kafaları /mentaliteyi , sonra da yasalar, kurumlar ve yapıyı değiştirerek aslında geç kalınmış değişiklikleri bütünsellik içinde gerçekleştirerek, gelişimin sağlanması gerekiyor. Ayrıca, yasalarda değişiklik yapmak yetmiyor, içtenlikli uygulamalar da kaçınılmaz bir zorunluluk ve görev olarak karşımıza çıkıyor.
Önümüzde yol gösterenimiz/kılavuzumuz da var: Kopenhag Kriterleri. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nden Kopenhag Kriterleri’ne geliş sürecinde temel sorun, erki elinde bulunduran siyasal örgütlenme olan Devlet karşısında “insanın nasıl korunacağı ve özgürleşeceği” olmuştur. Oluşturulmak istenen “insanlığın ortak değerleri” ise Kopenhag Siyasal Ölçütleri’nde de belirtildiği gibi;
-Demokrasi
-Hukukun üstünlüğü
-İnsan hakları
-Azınlıklara saygı ve azınlıkların korunmasıyla, bu hakları güvence altına alan kurumların istikrarının sağlanması
olup, bu dört temel öğeden birisi olmazsa, diğerleri de hiçbir anlam ifade etmemektedir.
Dört temel ölçüt açısından bakıldığında, tüm bireylerin dil, din, ırk, cinsiyet, renk, siyasal düşünce, din ve inanca dayanan ayrım ve ayrımcılığa maruz kalmadan, taraf olunan uluslararası sözleşmelere uyulması, temel hak ve özgürlüklere sahip olmaları için yasal düzenleme yapılması ve uygulamaların güvence altına alınması da istenmektedir.
Günümüzde uluslararası ve ulusal düzeyde/düzlemde üzerinde en çok durulan ve tartışılan bir konu da “azınlıklar” konusudur. Dünyanın her yerine “azınlık” vardır ve sosyolojik bir gerçektir.
“Azınlık” kavramına, 1923 Lozan Antlaşması’ndaki anlayış ve yaklaşım sınırlarını ve kapsamını aşarak yalnız etnik anlamda değil, dil, din, ırk, cinsiyet, renk, siyasal düşünce ve inanca dayalı ayrımcılığın önlenmesi için yeni bir yorum getirilmiştir. Bazı ülkelerde otokton /yerli halkların hak ihlallerine uğraması, göçmenler, göçmen işçiler, sığınmacılar ve diğer sosyolojik gruplar yeni “azınlık” kategorisini oluşturmuşlardır.
“Azınlık” tanımı konusunda bugüne değin bir uzlaşma sağlanamamış olmasına, 1978’den beri nesnel ve öznel ölçütleri eleştiri almasına karşın genel kabul gören tanım şudur: “Bir Devletin nüfusunun geri kalanına göre sayıca az olan, egemen durumda bulunmayan –o Devletin vatandaşları olan- üyeleri nüfusun geri kalanından farklı etnik, dinsel ya da dilsel özelliklere sahip olan ve kültürlerini, geleneklerini, dinlerini ya da dillerini korumaya yönelik örtük de olsa bir dayanışma duygusu gösteren bir grup.” (*)
------------------------------------------------------------------------------------------------
(*) BM Ayrımcılıkla Mücadele ve Azınlıklar Alt Komisyonu özel raportörü F.Capotorti /Av.Selahattin Esmer- Alevilik ve Günümüzdeki Sorunları- HBVAKV Yayınları syf.283.
“Türkiye din ve inanç özgürlüğü açısından hukuki- fiili çeşitli sorunlarla karşı karşıyadır. Din ve inanç özgürlüğünün gerçek anlamda ancak laik bir ülkede gerçekleşebileceği ortak kabulüne karşın Türkiye’de uygulanan laiklik anlayışı, paradoksal biçimde, din ve vicdan özgürlüğünün yaşama geçilmesinin önündeki temel engeli oluşturmaktadır.”
“Türkiye nüfusunun önemli bir kesimini oluşturan Aleviler, diğer bazı gayrımüslim azınlıklar gibi yok sayılmaktadır. İslam’ın Hanefi öğretisi, Türkleştirme temel hedefli, homojen bir toplum yaratma politikasının iki bileşeninden biridir. Dinsel veya etnik olsun “öteki” kimliklere tanınacak hakların bu politika ile bağdaşmayan sonuçlar doğurması kaçınılmazdır. Türkiye’de homojen toplum önündeki fay çizgilerinden biri olarak görülen Alevilerin eşit bir statüye kavuşması, bu politikanın terk edilerek etnik, dinsel, dilsel vb. kimliklere saygılı bir modelin yaşama geçirilmesi ile olanaklıdır. (**)
BM Dinsel Özgürlükler özel raportörü Abdullah Amor’un 1997 yılında hazırladığı raporda Müslüman olmayan azınlıklar ile Alevilere yönelik ayrımcı, adil ve eşit olmayan düzenleme ve uygulamalara değindikten sonra “Devlet –din işlerine gelince Anayasa, laiklik prensibini benimsemiştir. Anayasa Mahkemesi söz konusu ilkeyi yansızlık ilkesine göre yorumlamıştır. Bu ilkeye göre din, bir yanıyla bireyseldir, diğer yanıyla ise dini inançların açığa vurulması, kamu düzeninin korunması, güvenlik ve kamu yararı gibi belli koşullarda Devlet tarafından sınırlanabilir. Bu, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına uygundur.
Bununla birlikte laikliği, yansızlık ilkesi üzerine oturtan bu yaklaşım bazı Anayasal ve yasal hükümlerle çelişki içinde görülmektedir. Gerçekten de bu sonuçlar, bir İslam Dini yapılanması olan ve ölçüsüz dinsel yönetim yetkileriyle donatılan Diyanet İşleri Başkanlığı aracılıyla Devlete, inancın açığa vurulmasını keyfince yönlendirmesini ve İslam’ın nihai olarak bir Devlet işi olduğunun anlaşılmasını sağlayacak biçimde yetkilendirilmiş görülmektedir.
Buna, din ve ahlak öğretimi ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nın örgütlenmesi ve çalışmaları örneklerinde olduğu gibi pratikte Alevilerinki dahil tüm diğer yorumları dışlayarak sadece Hanefi-İslam öğretisini ileten Devletin tutumu eklenmelidir.” denilmektedir.
Aleviler de, gerek tüm azınlıklar için geçerli olan BM İnsan Hakları Komisyonu’nca hazırlanan 1992 tarihli bildirgede belirtilen, gerekse diğer uluslararası belgeler ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları doğrultunda ortaya çıkan;
- Varlıklarının korunması,
- Dışlanmama,
- Ayrımcılığa uğramama,
- Zaman içinde eritilmeme (asimile edilmeme),
koşullarına uyulmasını istemektedirler .
Din, inanç ve vicdan özgürlüğü konusundaki eşitsiz, tek yönlü uygulama ve “hak ihlalleri”nin anlaşılabilmesi için şu anda Türkiye’de yürürlükte olan yasa, çeşitli düzenleme ve uygulamalarla uluslararası belgeleri ( Sözleşme ve Bildiriler ) ve AB’nin yaklaşımlarını karşılaştırmak gerekiyor.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------
(**) Av.Selahattin Esmer – age syf.245, 246
AVRUPA BİRLİĞİ VE ALEVİLİK
AB Komisyonu Haziran / 1998 tarihinde yaptığı Cardiff Zirvesi’nden sonra Türkiye hakkında rapor hazırlayarak, bu raporu Ekim / 1998 ‘de AB Konseyi’ne sunmuş olup, bu ve bundan sonraki düzenli ilerleme raporlarında din, inanç ve vicdan özgürlüğü konusunda Alevilerle ilgili olarak;
· 1998 Yılı İlerleme Raporu’nda
“ Türkiye’nin Alevi Müslümanları en az 12 milyon kişi olarak tahmin edilmektedir. Sünni din adamlarının aksine, hükümetten maaş alan Alevi din adamları yoktur.”
· 1999 Yılı İlerleme Raporu’nda
“Din özgürlüğü bakımından Lozan Antlaşması ile tanınan dinsel azınlıklar ve diğer dinsel azınlıklar arasında bir muamele farklılığı hala mevcuttur.”
· 2000 Yılı İlerleme Raporu’nda
“Alevilere yönelik resmi yaklaşımda her hangi bir değişiklik olmadığı görülmektedir.
Alevilerin şikayetleri yalnızca Sünni camileri ve dinsel vakıfların inşaası için mali destek sağlanması yanında, okullarda ve ders kitaplarında Alevi kimliğini yansıtmayan zorunlu din eğitimi verilmesi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu konular son derece duyarlı, ancak bunlar hakkında açık bir tartışmaya girmek mümkün olmalıdır.”
· 2001 Yılı İlerleme Raporu’nda
“Sünni olmayan Müslüman toplulukların durumunda iyileşme olmamıştır. Alevilere yönelik resmi yaklaşım değişmemiştir. Alevilerin sorunlarına Diyanet İşleri Başkanlığı’nca ilgi gösterilmemiştir. Alevilerin şikayetleri, okullarda ve ders kitaplarında Alevi kimliğini tanımayan zorunlu din eğitimi verilmesiyle ve yalnızca Sünni camileri ve dinsel vakıfları için mali destek sağlanmasıyla ilgilidir.”
· 2002 Yılı İlerleme Raporu’nda
“Şubat ayında Alevi ve Bektaşi Kuruluşları Birliği Kültür Derneği, Anayasa’nın 14 ve 24.maddeleri ve Dernekler Yasası’nın 5.maddesi uyarınca , Alevi ve Bektaşi adı altında dernek kurulamayacağı gerekçesiyle mahkemece kapatılmasına karar verilmiştir. Derneğin başvurusu üzerine kararın uygulanması Yargıtay kararına kadar bekletilmektedir. (....)
Zorunlu din dersleri, farklı dinlere ait açıklamalar içermektedir, ancak bu açıklamaların çoğu dini azınlıklarca subjektif ve yanlış bulunmaktadır. (....)
Aleviler konusunda gelişme olmamıştır.”
· 2003 Yılı İlerleme Raporu’nda
“Sünni olmayan Müslüman toplulukların durumuna ilişkin olarak, Aleviler konusunda bir değişme olmamıştır. Nisan /2003 ‘te daha önce kurulu bulunan Alevi Bektaşi Kuruluşlar Birliği’ne, çalışmalarını sürdürmesine olanak tanıyacak bir hukuksal statü tanınmıştır. Bununla birlikte Alevilerin, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda temsil edilmesi ve Alevi kimliğinin okullardaki zorunlu din eğitiminde tanınmaması konusunda sorunlar sürmektedir.”
· 2004 Yılı İlerleme Raporu’nda
“Sünni olmayan Müslüman azınlıklara gelince, durumlarında bir değişiklik olmadığı görülüyor. Aleviler, dini bir topluluk olarak resmen tanınmamaktadırlar. İbadethane açmakta zorluklar yaşamaktadırlar. Zorunlu din dersleri, Sünni olmayan kimliklerin öğrenilmesinde sorunlar yaratmaktadır. Bir Alevi öğrencinin velisi zorunlu din dersleri konusunu AİHM’ne götürmüştür. Birçok Alevi, laik bir devlet olan Türkiye’nin dinlere eşit davranmasını ve belirli bir dini grubu (Sünniliği) Diyanet aracılığıyla halen yapmakta olduğu gibi desteklememesi gerektiğini istiyor.”
denilmektedir.
SONUÇ
· AB Komisyonu’nca hazırlanan İlerleme Raporları’nda Lozan Antlaşması’nda azınlık olarak kabul edilen, gayrı müslimler ve azınlık olarak kabul edilmeyen bazı gruplarla ilgili olarak geniş ve ayrıntılı açıklamalar yapılmasına karşın, sayıları onlarca milyonu bulan Aleviler hakkında zaman zaman bir paragraf ya da bir satır açıklama yapılmaktadır. (Kaldı ki demokrasi, özgürlük ve eşitlik anlayışımız gereği bir kişiye ya da gruba da hak tanınmasını olumlu bir adım olarak görmekteyiz.)
· Ayrıca açıklamalar Alevi örgütlerinin yıllardan bu yana ileri sürdükleri ve savundukları görüşleri de yansıtmamaktadır.
· Bu yaklaşım ve tutum; Aleviliğin Sünnilikle olan farkları yok sayılarak mevcut resmi din içerisinde erimesini getirecektir. Aleviler bu konuda AB’nin daha kararlı bir tutum göstermesini bekliyorlar.
· Herne kadar 2004 Yılı İlerleme Raporu’nda önceki raporlardan daha kapsamlı ve Alevilerin istemlerini yansıtan görüşlere daha geniş yer verilmesine karşın, Türkiye’de yaşayan Alevilerin yaşadıkları sorunların çözümüne ilişkin önerilerin ve tanımlamaların esas alınması daha gerçekçi bir yaklaşım olurdu.
Bu sayfa 385 defa görüntülenmiştir.

:: Kızılbaşlık Nedir?
:: Ocak Nedir?
:: Aleviliğin Oluşumu
:: Anadolu Aleviliği
:: Aleviliğin Evrensel Değerleri
:: Alevilikde Cem ve Dede
:: Semah
:: Alevi Tasavvufu
:: Kurban Tığlama Törenleri
:: Cem ve Dualar
:: Kentleşme ve Alevilik
:: Yedi Ulu Ozanımız
:: Aleviler Ne İstiyor
:: Alevi Hak İhlalleri
:: Avrupa Birliği ve Aleviler
:: Avr.Birl.ve Alevi Örgütleri
:: Alevilikte Cenaze Töreni
:: Hubyar Ocağı
:: Hubyar Sultan Destanı
:: A.Keykubat ile H.Sultan
:: Babailer İsyanı ve H.Sultan
:: Hubyarın Kardeşi M.Baba
:: Banaz Türkmen Kurultayı
:: Hubyar Sultan'ın Evlatları
:: Belgeler
:: Celali İsyanları ve Hubyar Baba
:: Hubyar ve Sultan Murat
:: Hubyar Ziyaret Yerleri
:: Söylenceler
:: Beydili Boyu
:: Sıraçlar
:: Anşabacılılar
:: Ozanlarımız
:: Atalar Kültürü
:: İnanç ve İbadet
:: Hubyar Semahı




